Bismillah...
Hakk- Batıl Mücadelesi
Konumuz ülkemiz de dahil İslam dünyasını yakından ilgilendiren ve özellikle de müslümanların ve mustaz’afların yaşadığımız zaman dilimindeki umut kaynağı İran ve bu ülkedeki gelişmelerdir. İran konusunun sadece bizim için değil bütün dünya için önemli olduğunu inkar etmek mümkün değildir. Dünya üzerinde oluşan kutuplaşmanın bir yanında ilahi düşüncenin hakimiyeti için çalışanlara öncülük eden veya en azından buna ortam hazırlamayı temel hedefi olarak tanımlayan İran İslam Devleti, öteki yanında ise müstekbir güçlerin temsilciliğinde siyonizm ve ABD’nin bulunduğu artık açıkca dile getirilmese de anlaşılmayacak bir husus değildir. Dünya üzerinde başka kutuplaşmalar da yok değil elbet. Özellikle ekonomik ve askeri alanlarda birtakım yeni kutuplaşmalar ve rekabetlerin oluştuğuna tanık olmaktayız. Ama bu kamplaşmaların hiç biri beşer hayatının her yönünü ve geleceğini ilgilendiren kapsamlı ve etkileyici ideolojik temellere dayanmamakta ve daha çok geçici çıkar ilişkileri temeline dayanır. Bu farklı görünen kamplar arasındaki çıkar çelişkileri sona erdiğinde aralarında herhangi bir ihtilaf olmadığı görülür. Nitekim daha çeyrek yüzyıl öncesine kadar askeri, siyasi ve ekonomik açılardan farklı ideolojiler gibi sunulan Doğu ve Batı blokları arasında gerçekte temel bir farklılık olmadığı, Doğu blokunun dağılmasıyla su yüzüne çıkmış oldu. Bu görüş beşeri sistemler arasında devam eden mevcut rekabetler konusunda geçerliliğini korumakla birlikte ilahi sistemin hakimiyeti için yola çıkanlarla, müstekbir güçler arsında başlayan mücadelede öyle değildir. İran’daki gelişmeleri değerlendirirken bu temel gerçeği gözden ırak tutmamalıyız. İslam düşmanı çeverelerin milliyeti yoktur; İranlısıyla, Avrupalısıyla, Asyalısıyla, Amerikalısıyla bütün müstekbir güçler ve yandaşları kolayca bir tek cephede birleşebilmektedirler. Karşılarındaki cephe de öyledir; her ne kadar olaylar İran’da vuku bulsa da gerçekte dünyanın her yanındaki şuurlu müslümanlar ve mustaz’afların temsilciliğinde bir mücadele verilmektedir. Bunu hakk- batıl mücadelesi olarak tanımlamaktan çekinmemeliyiz. Batıl cephesinin komutanlığı şimdilik Uluslararası Siyonizmin hizmetindeki ABD, hakk cephesinin komutanlığı ise Zamanın İmam’ının(Allah zuhurunu yaklaştırsın ve bizi yaranlarından kılsın) hizmetindeki velayet-i fakih sistemi ve komutanı İmam Seyyid Ali Hamanei’dir. Olaylara başka açılardan bakmaya kalkıştığımızda yanılacağımız kesindir ve bir sonuca da varamayız zaten.
Adalet mi Maslahat mı?
Bu mücadeledeki anlaşılması zor konulardan biri hakk cephesinde görmeye alıştığımız bazı kişilerin takındıkları tavırlardır. Somut örneklerden, kişilerden çok söylenen sözler, ileri sürülen görüş ve tavırlar, hatta veliyy-i fakih İmam Hamanei’ye rağmen toplumun, nizamın maslahatı için ileri sürdükleri çözüm yollarıdır(!).
Diyorlar ki, toplumun maslahatı ve vahdet için adaletten vazgeçelim. Haksız olmalarına, suç işlemelerine rağmen tutuklananlar serbest bırakılsın. İftira etmelerine, yalan iddialarını ispatlayamamalarına, onlarca masum ve aldatılmış insanın kanının dökülmesine sebebiyet vermelerine, ülkenin uluslararası ilişkilerde zayıf konuma gelmesine ortam hazırlamalarına rağmen fitne hareketinin elebaşları affedilsin, nizam dairesine yeniden girmelerine izin verilsin. Kısacası maslahat için adalet kurban edilsin!
Yeni Nakisin, Kasitin ve Mariğin‘ler
Bu tekerleme yeni değil elbet. İmam Ali(as) ve İmam Hüseyin(as) zamanlarında ve hatta öteki İmamlar(as) zamanında da ahmak, dar görüşlü ve korkak dostlar aynı tavırları sergilemişlerdir.
İmam Ali’ye(as) diyorlardı ki, bu adamlar Resulullah(sa) zamanında zahmetlere katlandılar, cihad ettiler, lakaplar aldılar, O Hazretten sonra da beytülmalı yemeye alıştılar, yıllardır çeşitli beldelerde valilik yapmaktalar, bunları normal kişilerle aynı kefeye koyarsan rahat durmazlar, sıkıntı çıkarırlar, gel ne olur iktidarın bekaası için bunlara göz yum! Bir süre adaleti tatil et! Ali(as), imamından öne geçen ahmak dostların, bu nasihatlerini kabul etseydi yine de Cemel savaşı çıkar mıydı acaba?! Diyorlardı ki, önce iyice iktidara yerleş, hükümetinin temellerini güçlendir, acele etme, fırsatı gelince fasit valileri değiştirirsin! Ali(as) bu tavsiyelere uysaydı hiç Sıffîn savaşı çıkar mıydı?! Aynı öneriler şimdi de İslam İnkılabı Rehberi’ne sunulmakta, her iki taraftan da aşırı gidenler olduğu yayılmakta –her ne kadar hakk yolda olanların nasıl aşırı gittikleri bir türlü tanımlanmazsa da- bunların orta bir yolda uzlaştırılması teklifleri yapılır.
Daha düne kadar biz tereddüt içerisindeyiz, kimin haklı olduğunu teşhis etmekte zorlanıyoruz, bazı çevreler seçimlerde hile yapıldığında ısrar ediyorsa tümden görmezlikten gelinemez ya, nizam halk desteğini kaybetmişse çekip gitmeliyiz vb. safsataları tekrarlayıp duran bu çevreler, milyonların meydana indiğini gördükten sonra, madem halk nizamın yanındadır öyleyse uzlaşma yolu seçilmeli, toplumsal vahdet sağlanmalıdır mesajları vermektedirler. Kiminle uzlaşma, kiminle vahdet?! Nizamın ve yasal kurumlarının meşruiyyetini kabul etmeyen, itirazlarını yasal kurumlara götürmek yerine sokaklarda isyan çıkararak görüşlerini dayatmak isteyenlerle mi?! Nizamın olmazsa olmazlarından İslamiyet ve Velayet-i Fakih ilkelerini ortadan kaldırmaya kararlı olduklarını sloganlarında ortaya koyanlarla mı?! Niçin ve hangi maslahata binaen?
Dikkat edilirse Cemel, Sıffîn ve Nehravan ashabı aynı zamanda ortaya çıkmış bulunuyor! Biy‘atlerinden dönenler(nakisin), meşru İmam‘a isyan edip baği konumuna düşenler( kasitin) ve hakla batılı teşhis etmekte zorlanan, tereddütten kurtulamayan, her iki tarafı da aşırı ve haksız bulan ahmak dostlar(mariğin) rollerini birlikte ifa etmekteler. Ancak bu defa elit tabakanın bir bölümüyle mümin halk kitleleri basiretlerini ortaya koyarak bu üç münharif kesime de gerekli cevabı vermekte gecikmemektedir.
Havass ve Avam’ın Tavrı
Bu teklifleri yapanlar her iki zamanda da havassdır(elit tabaka, bilginler). Her iki zamanın elitlerinden bazıları maslahatı adalete tercih etmekteler. Bu iki zaman dilimleri arasındaki fark ise halk tabakalarıyla ilgilidir. İmam Ali(as) zamanında halk elit tabakanın (kabile reislerinin, alimlerin ve ünvanlı bazı sahabenin) etkisi altındadır, hakkı batıldan ayıracak seviyeye ulaşabilmiş değil, ortaya atılan şüphe ve tereddütler karşısında bocalayıp durmakta ve Masum İmam yerine elit tabakaya sığınmaktadır. Ama şimdi öyle değil; halk diyor ki: Biz bu filmi daha önce seyrettik, artık önderimizi yalnız bırakmayız „ biz Kufe ehli değiliz, Ali’yi yalnız bırakmayız“. Ve elitlerden bir bölümünün sınıfta kaldığı bir sırada meydanlara inmekte, biy‘at tazelemekte, kanlarının son damlasına kadar mücadeleyi sürdürmeye, fitneyi ortadan kaldırmaya dair imamlarıyla ahitleşmektedirler. 9 Aralık 2009 tarihinde başta Başkent Tahran olmak üzere İran’ın küçük büyük onlarca şehrinde bu hakikat şeffaf bir şekilde müşahade edildi.
Netice
Peki bu mücadele nereye kadar varacak diye soranlara cevap olarak denilebilir ki, muhlislerin riyakarlardan, iki yüzlülerden ayırd edilecekeleri, safların şeffaf çizgilerle belirleneceği ana kadar. Çok doğal olarak bir kısım insanlar İnkılap treninden inecek ve buna karşılık yeni birileri daha şuurlu, daha kararlı bir şekilde aynı trene bineceklerdir. Tarihten ibret almayanlar, hakk-batıl mücadelesinin ciddiyetini anlamakta zorlananlar farkında olmadan trenden inmişlerdir bile. Bunlara acımak ve hayıflanmak yerine kendi nefsimizi hesaba çekmeli ve olup bitenlerden kendi hayatımız için ibret dersi almalıyız. Allah’ın yeryüzündeki Hücceti’nin zuhuru için dua ederken, O’na ve naibine tabi olma iddiasında bulunurken vazifemizin ciddiyeti ve ağırlığı üzerinde daha derinden düşünmeliyiz. Çünkü ümmetlerin en zor imtihanı hiç kuşkusuz fitne zamanlarında hakk önderi batıl olandan ayırdetmektir.