Şükür” sözcüğü, kuran okurken sıklıkla rastladığımız bir sözcüktür. Şükretmek ve şükür eylemini yerine getirmek, hepinizin bildiği üzere, yapılan bir iyilik karşısında minnettarlığı ifade etmek anlamındadır. “teşekkür ederim” ifadesi ise bu eylem için sıkça kullandığımız bir ifadedir. Allah’a karşı minnettarlığımızı ise “Allah’a şükürler olsun” vb ifadelerle dile getiriyoruz.
Ama acaba şükretmek sadece bundan ibaret midir? Yani sadece ağzımızdan çıkan bu birkaç kelime minnettarlığın ifadesi için yeterli midir? Sadece “Allah’a şükür” demekle Allah’a olan şükür borcumuzu yerine getirmiş olur muyuz?
Bu sorunun yanıtı “Hayır”dır. Zira “teşekkür ederim” veya “Allah’a şükür” vb ifadeler, sadece şükür kipidirler ve şükrün kendisi başka bir şeydir.
Şükür, Allah tarafından verilen nimetlerin hakkını yerine getirmek anlamındadır.
Kuranı kerimde, bu ifadenin, insanların yanı sıra Allah için de kullanılmış olması bu gerçeğe işarettir.
Yüce Allah şöyle buyuruyor: Çünkü Allah, onların mükâfatlarını tam öder ve lütfünden onlara fazlasını da verir. Şüphesiz O, Gafur'dur (çokça bağışlayandır), Şekûr'dur (çokça şükredendir)
Bu ayetten de anlaşıldığı üzere Allah’ın şükretmesi, kulların yaptığı güzel amelleri zayi etmemesi ve bu amellerin karşılığını vermesi anlamındadır.
Yüce Allah’ın insanlara minnettar olması veya insanların ibadet ederek Allah’a bir iyilikte bulunmuş olmaları ise düşünülemez, zira Allah bütün varlıklardan müstağnidir ve hiç kimsenin yaptıkları ona zarar veya yarar sağlamaz.
İnsanların şükretmesi, Yüce Allah’ın onlara bahşettiği nimetleri gereğince sarf etmeleri ve bu nimetleri zayi etmemeleriyle gerçekleşebilir.
İnsanlar, ancak, onlara verilen nimetleri verildiği amaçlar doğrultusunda kullanarak şükür borçlarını yerine getirebilirler. Sadece “Allah’a şükür” sözcüklerini söylemek ve eylemde Allah’ın nimetlerini zayi etmek, kesinlikle şükür eylemini ifade etmez.
Akıl, duygular, dünya malı, sağlık ve diğer nimetlerin şükrü, ancak bu nimetlerin gereğince kullanılmasıyla eda edilebilir.
Aklımızı ve zekamızı insanlara zarar vermek için ve onları doğru yoldan alı koymak için kullanıyorsak her gün milyonlarca defa “Allah’a şükür” dememiz bir işe yaramayacaktır. Dilimizle insanları incitiyorsak, sağlığımızı, güzelliğimizi ve çekiciliğimizi insanları kötülüğe sevk etmek için kullanıyorsak “Allah’a şükür” dememizin ne faydası olabilir?
Aklımızı ve zekamızı insanların iyiliği doğrultusunda ve onları doğrulara ulaştırmak için kullanıyorsak dilimizle “Allah’a şükür” demesek bile yine de bu nimetin şükrünü yerine getirmişizdir. Dilimizi, sağlığımızı ve çekiciliğimizi, yeteneklerimizle birleştirip insanları doğruya sevk edebiliyorsak gerçek şükür eylemini yerine getirmiş oluruz.
Allah’ın bize bahşettiği bütün nimetlerin iyi kullanımı olduğu gibi bu nimetler, kötü kullanımlara da açıktırlar. Dilimizle doğruları söyleyebildiğimiz gibi yalan da söyleyebiliriz, iftira da atabiliriz, başkalarının arkasından da konuşabiliriz ve bin bir çeşit fesada yol açabiliriz. Gözümüz kulağımız ve sahip olduğumuz görünen ve görünmeyen bütün varlığımız, iyi kullanıma açık olduğu gibi kötü kullanıma da açıktır. Her biri büyük bir nimet olan yeteneklerimiz de aynı şekilde, iki kullanım için müsaittir.
Yüce Allah bu nimetleri sadece doğru yerde kullanmamız için bize bahşetmiştir ancak yine de son kararı bize bırakmıştır, yani bu nimetlerin doğru yerde kullanılması bizim isteğimize bırakılmıştır, istersek bu nimetleri doğru yerde kullanırız, istersek yanlış yerde kullanırız.
Yüce Allah şöyle buyuruyor: Mallarınızın ve çocuklarınızın, aslında bir sınama olduğunu ve büyük mükafatın Allah katında bulunduğunu bilin.
Kuranı kerimin birçok yerinde ve birçok ayetin sonunda “şükredesiniz diye” ifadesini görüyoruz. Genellikle Allah’ın nimetlerini, kullara hatırlatan bu ayetlerde şükretmenin gerçek hali insanlara anlatılmaya çalışılmıştır.
Yüce Allah kuranı kerimde şöyle buyuruyor: Ey iman edenler! Eğer Allah'tan korkarsanız O, size iyi ile kötüyü ayırt edecek bir anlayış (Furkan) verir, suçlarınızı örter ve sizi bağışlar. Çünkü Allah büyük lütuf sahibidir.
Takva, korunmak anlamındadır, insanın sadece Allah’ın rızasına ermek için günahlardan korunması ve bunu kendisinde bir alışkanlık haline getirmesi muttaki bir insan olduğunun göstergesidir.
Yüce Allah bu ayette açıkça, takvalı insanlara, diğer insanlara vermediği bir özellik bahşettiğini açıklıyor. Basiretli olmak ve doğruları yanlışlardan ayırt edebilme gücü sanıldığının aksine beyin ve yüksek zekayla yapılabilen bir eylem değildir.
Takvalı bir insan, her zaman en zeki insandan bile daha ince bakışlıdır. Takva, insanın ruhunu kaplayan kirleri giderdiği için kişiye kendine özgü bir feraset ve önsezi kazandırır.
Herhangi bir konuya tassup gözüyle bakarsanız o konuyu olduğu gibi göremezsiniz. Takva, tassup perdesini kaldırıyor, kinlerin bıraktığı kirliliği gideriyor ve bunun sonucunda akıl, kendisini tassup ve kin bağlarından kurtarabildiği için şeffaf ve net düşünebiliyor.
Konuyu Hz Ali’den nakledeceğim iki hikmetli sözle bitirmek istiyorum.
Hz Ali şöyle buyuruyor: Akılların sırtı, arzuların gelmesiyle yere vurulur.
Hz Ali, aklı bir pehlivan’a benzeterek bu pehlivanın arzular karşısındaki çaresizliğini ve tamah diye tabir buyurduğu geçici dünya arzularının akıl için ne denli tehlikeli bir düşman olduğunu çok kısa bir cümleyle açıklığa kavuşturuyor.
Hz Ali şöyle buyuruyor: Kendini beğenmek aklı kıskananlardan birisidir.
Kıskanan bir kişi kıskandığı kişinin iyiliğini istemez onun varlığına tahammül edemez ve elinden geldiğince onu yok etmeğe çalışır.
“Kendini beğenmek aklı kıskanıyor” ifadesinin anlamı ise, bencilliğin, aklın doğru düşünmesini engellediğidir. diğer bir deyimle, kendini beğenen bir insan doğru düşünemez ve olaylara net bakamaz.
Sisli bir havada bazen bir metre öteyi bile göremezsiniz, takva aydınlıktır, takva sis ve perdelerin kalkmasıdır, dolayısıyla takvalı insan gerçekleri olduğu gibi görebiliyor.
Çeviri/Zehranet.