İnsanın -varoluş felsefesinden ibaret olan- çaba ve hareketinin bir başlangıç noktası vardır ve o, imandır.
İman; uğrunda çaba sarfettiği şeye, kendini hedefe ulaştıracak yola ve nitekim gayret ve hareketin kendisine inanmak, kabullenmek ve bağlı kalmaktır.
İmandan yoksun olan her hareket yok olmaya ve sonuçsuzluğa mahkumdur; bu hareketin yolcusu ise gönlü ölü, mutsuz ve sonuç olarak da sönük, donuk ve cansızdır.
Kur'ân-ı Kerim'in "iman" ve "mümin" kavramları üzerinde durması; imanı, insanın en üstün değeri ve en öncelikli özelliği olarak tanıtması da bu gerçekten kaynaklanır.
Aşağıdaki ayette yer alan birinci derecedeki İslâmî değerler fihristini ve -bunların hepsinin başında gelen- iman kalesini göz önünde bulundurarak düşünelim:
"Yüzlerinizi doğuya, batıya çevirip durmanız, hayır sayılmaz ki. Hayır ve taat (sahipleri), Allah'a, son güne, meleklere, kitaba, peygamberlere inanan, Allah sevgisiyle yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, isteyenlere ve esirlere mal veren, namaz kılan, zekât veren, ahdettikleri zaman ahitlerine vefa eden, hayatın zorluklarında (yoksulluk ve hastalık) ve savaş vaktinde sabreden kişilerdir. Onlardır (talep ve istek yönünde) doğru olanlar, onlardır sakınanlar."[1]
İşte bu yüzden Kur'ân-ı Kerim, kitap ehlinin, hidayetin tek yolunun yahudilik veya nasranilik olduğu iddialarına karşılık olarak İslâmî geniş tabanlı imanı gündeme getirmiş ve onun hidayet sebebi olduğunu şöyle buyurmuştur:
"Deyin ki: Allah'a, bize indirilen kitaba, İbrahim'e İsmail'e, İshak'a, Yakup'a, Yakub'un oğullarına indirilenlere, Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere Rablerinden verilene inandık, onların hiçbirini (Allah'ın peygamberliği ve elçiliği bakımından) öbüründen ayırt etmeyiz ve biz, Allah'a teslim olanlarız.
Sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse mutlaka doğru yolu buldular demektir."[2]
Bilinçli İman
Bu başlık altında getirilen ayetler dikkatlice okunduğunda şu konular elde edilecektir:
1- İnanç ilke ve dayanaklarına iman, yüce Allah Resulü'nün (s.a.a) ve onun gerçek izleyicilerinin en belirgin özelliklerinden biri olduğu için Kur'ân-ı Kerim'de buna özenle vurgu yapılmıştır:
Peygamber de kendisine Rabbinden indirilene inanmıştır, inananlar da. Hepsi de Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inanmıştır. Peygamberlerinden hiçbirini öbüründen ayırmayız (hepsini Allah'ın elçileri biliriz), duyduk demişlerdir ve itaat ettik, Rabbimiz, bağışlanma dileriz senden, varacağımız yer, tapındır senin.[1]
2- İman körü körüne ve taklit üzere olmamalı, bilakis bilinç ve şuura dayanmalıdır. Onların imanını, çoğunlukla kof, amel yoksunu ve yok olucu nitelikteki avamsı teslimiyetlerden ve bağımlılıklardan ayıran da işte bu özelliktir.
Bu bilincin bariz örneği aşağıdaki ayetlerde gözlemlenebilir:
Gerçekten de göklerin ve yeryüzünün yaratılışında, geceyle gündüzün birbiri ardınca gelişinde aklı tam olanlara deliller var.
Onlar, Allah'ı ayaktayken, otururken ve yan üstü yatarken anarlar ve göklerle yeryüzünün yaratılışını düşünürler de (gönülleri ve dilleriyle) Rabbimiz derler, bunları boş yere yaratmadın, noksan sıfatlardan arısın sen, koru bizi ateşin azabından.
Rabbimiz, gerçekten de sen kimi ateşe atarsan şüphe yok ki onu horhakir bir hale sokarsın ve zalimlere hiçbir yardımcı yoktur.
Rabbimiz, gerçekten de biz, (can kulağımızla ve düşüncemizle yaratılış gerçekleri hakkında) bir seslenen duyduk, inanç için sesleniyor, Rabbinize inanın, diyordu, (bu varoluş nidasına cevap olarak) hemencecik inandık.[2]
3- Bu bilinç, anlayış ve açık çıkarımın olmaması durumunda iman taşlaşacaktır; cahilce bir bağnazlığa dönüşecektir; hakikat ve hidayet yolunu insanın yüzüne kapatacaktır. Bundan dolayı kâfirlerin ve muhaliflerin kırılgan düşüncelerine kurulu bağnazca ve taklitçi imanları Kur'ân'da şiddetle kınanmış ve reddedilmiştir.
Bu ayetin azarlayıcı ve anlamlı anlatım tonuna dikkat edin:
Onlara, "Gelin Allah'ın indirdiğine ve Peygambere." dendi mi, bize yeter atalarımızın yapageldikleri şeyler, böyle bulduk biz derler. Fakat ya ataları da bir şey bilmiyorlardı ve doğru yola gitmiyorlardıysa.[3]