İslam İnkılâbı Öncesi
Ahmed Sukarno, arkadaşlığımıza yol açtı
Bağlantısızlar Hareketi nispeten uzunca bir dönemde kendini dünyaya kabul ettirebildi. Ancak, üzüntüyle belirtmek gerekir ki, günümüzde Bağlantısızlar Hareketi’nin rolü çok zayıftır. Aslında bu hareketin temelini atan üç dört kişinden biri de merhum Ahmed Sukarno idi.
Bu bağlamda bir hatırama değinmek istiyorum. 1974 yılında Tahran’da küçücük bir hücreye tıkılmıştım. Bu hücrenin uzunluğu 220 cm. ve genişliği de 180 cm. idi. Bir gün akşam namazını kılmaktaydım ki, yeni bir mahpusu daha hücreye getirdiler. Yeni mahpus, hızlı komünistlerden biriydi. Namaz kıldığımı görür görmez, benim İslamcı olduğumu anladı ve o andan itibaren suratını astı. Onunla bir türlü irtibat kurabilmek için çok çaba harcadım, ancak başarılı olamadım. Kaşlarını çatıyor ve bana ısınmamaya çalışıyordu.
Sonunda ona söylediğim bir cümle, onda değişikliğe yol açtı. Dedim ki: ‘Ahmed Sukarno Bandung konferansında “bizi burada bir araya getiren şey ne din birliği, ne inanç birliği ve ne de ırk birliğidir; bu unsur yalnızca ihtiyaç birliğidir” dedi. Ben ve sen de bu hücrede ihtiyaç birliğine sahibiz. Bir hücrede yaşamaktayız, kapının dışarısındaki bir görevli bizi gözetliyor, bir sorgu memuru ve bir işkenceci bizi bekliyor. İnançlarımız bir değil, ancak ihtiyaçlarımız bir. İhtiyaç birliği, dünya genelinde böylesine etkili olmuşken, şu küçük hücrede neden daha etkili olmasın !..’ Bu sözlerden sonra, arkadaş olduk. Aslında, Ahmed Sukarno arkadaşlığımıza yol açmıştı.
Günümüzde de böyledir. Ülkelerimiz arasında bir ihtiyaç birliği söz konusudur. Bugün tüm İslam ülkeleri olanca imkânlarına rağmen, istisnasız olarak çeşitli entrikalar ve menfi arzulara muhataptır.
Unutulan Hizmetler
İranşehr’de sürgündeyken çeşitli nedenlerden ötürü yetkililerle irtibat kuruyorduk. Bir keresinde bana şimdiye dek tek bir vali yardımcısının bile İranşehr’e uğramadığını söylediler.
1978 yılında İranşehr’i sel bastı ve kentin %80’i gerçekten tahrip olmuştu. Ben tüm kenti bizzat dolaştım ve yıkımı yakından gördüm. 50 gün boyunca yardım çalışmaları yaptık. Merkezden birinin gelmesi bir kenara, hatta il merkezi Zahedan’dan bile tek bir yetkili İranşehr’e gelmedi ve burada neler oluyor diye sormadı. O dönemin Kızılay kurumu sözde bir takım yardımlar gönderdi ki evvela halkın eline ulaşsa bile bu insanların ihtiyaçlarının onda birini bile karşılamazken biz sürgündekilerin topladığı yardımların onda biri bile olmuyordu. İkincisi söz konusu yardımlar halka verilmiyordu ve az miktardaki bu yardımlardan kendilerine lazım olan bölümlerine de el konuluyordu.
Yani Beluçistan’ın coğrafi merkezi ve bir anlamda kültürel merkezi olan İranşehr her zaman ihmal edilen bir yerdi. Bu durum il merkezi Zahedan için de geçerliydi. Deveye binmek ve yıllanmış şarapları içmek için Bircend kentine giderlerdi ve orada ayyaşlıklarını sürdürmeleri için havaalanı inşa edilmişti. Ama burada ayyaşlıkları için gereken şartların hazır olmaması yüzünden Beluçistan’a kimse gelmezdi. Yani ülkenin her yeri, ister Beluçistan ister başka bir yer, mağdur olan bölgeler unutulmuş bölgelerdi. Mazenderan ilinin durumu nisbeten idi, çünkü oraya gidip oranın imkanlarından yararlanıyorlardı.
Eski rejim hep böyle idi.Size ilginç bir şey söylemek istiyorum. Mazenderan ilinde eski rejimden kalma 5 havaalanı var. Yani bir ilde 5 havaalanı ki hepsi de eski rejimin adamları içindi ve bu adamlar tağutun kendisi veya yakınlarıydı. Ramser havaalanı Ramser hotelinden yararlanmak içindi ve biliyorsunuz bu hotel kimler için inşa edilmişti. Novşehr havaalanı, tağutun her yıl oraya gidip iki ay istirahat etmesi içindi. Askeri bir üssde bir havaalanı vardı ki onlara bağlı askerler özel bir güce bağlıydı ve adını söylemek istemiyorum, oraya gidip eğleniyordu. Sari yakınlarında günümüzde Mazenderan ilinin halka açık havaalanı olan Deşt-i Naz havaalanı geçmişte Rıza şahın çevresindekilerin kullanması içindi. Bu havaalanının inşaatı için çevresindeki yüzlerce hektarlık verimli tarım alanları gaspedilmiş ve ortasında bir havaalanı inşa edilmişti. Bir havaalanı da Minudeşt yöresinde kendi uşaklarının arsalarında inşa etmişlerdi. Yani rejimin elebaşları ve yakınlarının kullanması için tam 5 havaalanı.
Oysa Mazenderan halkı, üniversiteliler, hastalar ve başkaları için kesinlikle ne havaalanı, ne uçak, ne de hiç bir kolaylık söz konusu değildi. Onlar her yıl bir kaç kez Mazenderan’a gidiyor, ama iktidarlarının hiç bir döneminde hatta bir kez olsun Zahedan’a uğramıyorlardı.
(Sistan ve Beluçistan eyaletinin seçkinleri ile görüşmede gerçekleşen konuşmadan )
İslam İnkılâbı Sonrası
Kaygılı saatler ve acı olay...
Ben hastaydım, hastaneden yeni taburcu olmuş ve bir evde istirahat etmekteydim. O mekandayken, gelişen olaylardan da haberdar olmaktaydım. Merhum şehid Recai ve şehid Bahuner ile diğer kardeşler beni yeni gelişmelerden haberdar ediyorlar, ancak ben olaylarda aktif bir rol oynayamıyordum.

Durumum biraz daha iyi olunca bazı toplantılara katılmaya başladım. O hadiseden bir gece önce merhum Recai’nin odasında ülkenin önemli sorunları hakkındaki bir toplantıya katılmıştım.
Olay sırasında ise patlamanın olduğu mahalden uzakta idik. Öğleden sonraydı ve ben hastalığım nedeniyle biraz uyumuştum. Uyandığımda korumalarımın bir şeyler fısıldadıklarını duydum ve ne olduğunu sordum. Başbakanlık bürosunda bir bomba patladığını sölediler. ‘-Kimler oradaydı ?’ diye sordum. Recai ve Bahuner’in de patlama mahallinde olduğunu belirttiler.
Büyük bir endişeye kapıldım. Çok zayıf ve güçsüz halime rağmen, telefona ulaşmaya çalıştım ve oraya buraya telefon ettim. Ancak tüm haberler çelişkili ve kaygı vericiydi. Birileri durumlarının iyi olduğunu söylüyor, birileri canlı olarak dışarıya çıktıklarını belirtiyor, birileri de cesedlerinin bulunduğunu ve kimileri de hastanede olduklarını ifade ediyordu.
Gecenin ilk saatlerinde olay hakkındaki doğru haberler ulaşıncaya kadar durumum çok kötüydü ve kaygılara boğulmuştum. Sonunda kötü haber ulaşmıştı...
O anda doğal olarak duygularımın nasıl olduğunu tahmin edebilirsiniz. Çok eski ve değerli iki arkadaşım, iki inkılapçı, İslam Cumhuriyeti’nin üst düzeydeki iki unsurunu yitirmiştik ve ben büyük bir kayba uğradığımız düşüncesindeydim. Hem kederliydim ve hem de katillere karşı öfke duymaktaydım.
Bu yüzden, sağlığım yerinde olmamasına rağmen, ertesi sabah doktorlarımın tavsiyelerinin aksine cenaze törenine katılmadan edemedim. Arabaya binerek, Meclis binasına gittim. Hatta orada heyecanlı bir konuşma yaptım. O kadar heyecanlıydım ki, yanıbaşımdakiler birdenbire düşmeyeyim diye beni kolluyorlardı.
Bu olay, çok acı bir olaydı benim için. Belki de o güne kadar gördüğüm en acı olaydı. Merhum Beheşti ve arkadaşlarının şehadeti olayı da benim için en acı olay sayılabilirdi. Ancak, ben o gün baygındım ve olup bitenleri anlamıyordum. Sonradan, olup bitenleri parçalar halinde bana naklettiler. Ancak, bu olay, ansızın patlak verdi ve özellikle önceki patlamayı izlemiş olması da bu olayı o zamana kadarki en acı olay olarak düşünmeme neden oldu.
Ben de bakanım !
Şehid Kelanteri, Bana Cuma namazıyla ilgili olarak başından geçen bir olayı anlattı:
‘Namaz saflarında oturmuştum. Beni tanımayan bir genç yüzünü bana çevirerek dedi ki:
“-Beyefendi, bak İran ne kadar değişti; şu ön safta oturan beyi görüyor musun ? O, halkın yanıbaşında Cuma namazı safında yerde oturan bir bakan !”
Baktım, önde sayın Nimetzade oturmaktaydı.’
Şehid Kelanteri, o tatlı türkçe lehcesiyle o gence şöyle cevap vermiş: ‘-Ben de sana daha ilginç bir şey söyleyeyim mi ? Ben de bir bakanım !..’
(Huzistan iline mensup icrai yetkililer ve müdürlerle mülakattan)
Amerika’dan korkuyor musunuz ?
Ben, sayın Haşimi ve ismini belirtmek istemediğim bir başkasıyla birlikte Tahran’dan Kum’a İmam’ın yanına gittik, elimizdeki casusları ne yapmamız gerektiğini kendisinden sormak için; kalsınlar mı, yoksa serbest mi bırakalım ?
Özellikle geçici hükümet döneminde casusların akıbeti tam bir sansasyona dönüşmüştü... İmam’ın yanına gittiğimizde arkadaşlar rapor vermeye başladılar ‘radyolar şöyle diyor, Amerika böyle diyor, hükümet yetkilileri de şunları ifade ediyorlar’ diye...
İmam, biraz düşündükten sonra gerçekçi bir soruya başvurdu: ‘-Amerikadan korkuyor musunuz ?’ ‘-Hayır !’ dedik. ‘-Öyleyse, elinizde tutun!’ diye cevap verdi.
Evet, insan şunu hissetmekteydi ki, bu adam, her şeyle donanmış bu imparatorluğun maddi ve zahiri azamet ve gücünden hakikaten hiç bir korku duymuyordu. Onun kimseden korkmaması ve düşmanın maddi kudretini ciddiye almaması, şahsi ve akıllı otoritesini göstermekteydi.
Akla dayalı olarak korkmamak ile aptalca korkusuzluk tamamen farklıdır. Örneğin, bir çocuk da güçlü bir insandan veya tehlikeli bir hayvandan korkmayabileceği gibi kuvvetli biri de bunlardan korkmayabilir. Ancak, kimi insanlar sahip oldukları kudretten habersizdirler.
(İslam nizamının maslahatını belirleme konseyi sekreterliği yetkilileriyle görüşmeden)
Bunda şaşılacak bir şey yok !
Afrika’lı milli liderlerden biri, Konakri Gine’si cumhurbaşkanı Ahmed Sekotore idi. Ben cumhurbaşkanı olduğum dönemde bir kaç kez İran’a geldi. Savaş sırasıydı. Bana dedi ki: ‘Böylesi bir savaşın size dayatılması, şaşılacak bir durum değildir. Sömürü mekanizması, emperyalistler ve dünyanın büyük güçleri karşısında dikilen her bir inkılap aleyhinde gerçekleştirilen ilk iş, komşularından birinin kendi aleyhinde kışkırtılmasıdır. Sizler de bu genel kanunun kurbanısınız. Hiç taaccüb etmeyin. Size yalnızca tek bir sınırdan saldırdılar. Oysa bize tam beş sınır boyundan, beş ülke saldırdı.’
Konakri Gine’si küçük bir ülke ve çevresinde çeşitli ülkeler yer almakta. Sekotore, bir devrimciydi ve devrimle işbaşına gelmiş ve bu yüzden bunca saldırıya uğramıştı.
(Tahran Üniversitesi öğrencilerini kabulü sırasında yaptığı konuşmadan)
Gördün mü bu çocukların yaptıklarını ?
Her ne zaman halkın fedakarlıkları karşısında İmam’la söyleşsek, heyecan duyar ve çabucak etkilenirdi. Mesela, Tahran Cuma namazı mahallinde çocukların, içindeki paralarının cepheye gönderilmesi için kumbaralarını kırdıkları ve kocaman para tepecikleri oluşturdukları o gün, İmam hastanede televizyondan bu sahneleri izlemiş ve çok duygulanmıştı.

Yanına gittiğimde bana dedi ki: ‘-Gördün mü bu çocukların yaptıklarını ?’
O anda İmam’ın gözlerinin dolduğunu ve ağladığını gözlemledim...
(İslam İnkılabı Komiteleri komutanları ve üyelerinin beyat töreninden)
Gönüllerin yaralandığı gün
O gün, inkılabı ve meselelerini bilen her müslüman yasa boğuldu. İnsanlar yeri doldurulamayacak bu büyük kayıptan dolayı mateme büründüler. İran, matem evine döndü ve her kentinde, her köyünde evlerden hasret çığlıkları yükseldi ve sokakları ve meydanları doldurdu. Hiç kimse bu acı ve keder kadehini sessizce yudumlayamadı.
.jpg)
Savaş meydanlarının erlerinden tutun ta gençlerinin şehadeti onları yıldırmayan anne ve babalara kadar; ilim, irfan ve siyaset arenalarının büyük insanlarından tutun da bu değerli milletin tüm fertlerine kadar, hepsi bu büyük musibetin acısı ile hıçkıra hıçkıra ağladılar, çığlıklar attılar ve döğünüp durdular.
.jpg)
.jpg)
İmam’ı kaybetme musibeti, İmam’ın büyüklüğü kadar büyüktü ve gerçekten de Allah’tan ve evliyalarından başka kim bu azameti anlayabilir ki? Büyük gönüllerin sabırsızlandığı, büyük insanların ne yapacağını bilmediği, milyonlarca insanın çalkalandığı yerde, hangi dil veya kalem bu sahneyi canlandırabilir ki? O günün ve o günlerin dalgalı okyanusunun bir damlası olan ben, bu duyguyu nasıl anlatabilirim ?
.jpg)
Zaman, yegane evladını kaybetmiş ve toprak, nadide cevherini kucağına almıştı. İslam’ın büyük bayraktarı, İslam dininin yücelmesi yolunda harcadığı mübarek ömrünün sonunda dünyaya veda etmişti.

(İslam İnkılabı Rehberi’nin, İmam Humeyni’nin rıhletinin ilk yıldönümü münasebetiyle yayınladığı mesajdan)
Rahmetli İmam Humeyni’nin vefatından sonraki ilk gün
Aziz İmam'ımızın Hakk’ın rahmetine kavuştuğu gecenin ertesi günü hala olayın şaşkınlığını yaşarken Kur'an-ı Kerim’e baş vurdum. Karşıma Kehf suresinin şu ayet-i kerimesi çıktı:
وامّا من امن و عمل صالحا فله جزاء الحسنى و سنقول له من امرنا يسرا
'Ve ancak, Allah'a inananlar ve salih amel işleyenler, en güzel ecre ulaşacaklardır. Ve biz de, ona işi kolaylaştıracağız.'
(Kehf-88)


Baktım ki bu ayetin kasdettiği insan, gerçekten de bu büyük insandı: iman ve salih amel ve iyi mükafat...
(Başbakan ve bakanlar kurulunun biat töreninde yapılan konuşmadan)
Cumhurbaşkanı başbakanın karşısında ayağa kalkmamalıymış
Bendeniz siyasal sistemi saltanat olmayan ve cumhuriyetle yönetilen bir çok ülkede başkanın, sorumluluğu altında çalışanlarla ilişkisinin ağa-köle ilişkisi gibi olduğunu gördüm. Bunu gerçekten hiç bir abartma yapmadan söylüyorum.
Hepinizin tanıdığı, adını söylemek istemediğim bir ülkenin ünlü cumhurbaşkanı, benim huzurumda ülkenin iki numaralı adamı sayılan yardımcısına adını ‘sayın’ kelimesini kullanmadan hitabetti. O da cevabında ‘evet ağam’ diye karşılık verdi.
Bizim ülkemizde de ilk günlerde bazıları aynı kültürün etkisi altında çalışmak istedi. Beni Sadr cumhurbaşkanı iken merhum Recai odasına girdiğinde hiç tınmadan, saygısızca ayağa bile kalkmazdı. Bizler itiraz edip ‘neden ayağa kalkmıyorsun’ deyince de ‘cumhurbaşkanının başbakanın karşısında ayağa kalkmaması gerekir’ derdi.
(İslam nizamının üst düzey yetkilileri ile görüşmede gerçekleşen konuşmadan)
Hizbullahi bir ferd, düzensiz olamaz
Eğer karşınıza yakası açık, gömleğinin düğmesi kopmuş bir asker çıkarsa bilin ki bu adam savaş meydanında kesinlikle başarılı olamaz. Hani yakası kapalı veya düğmesi kopmamış olsaydı savaşta işi bitirir de demek istemiyorum. Hayır, bu durum mevzunun bir kısmıdır, tamamı değil; yani eğer her şeyi tamamsa, fakat örneğin postallarının bağı gevşek veya açıksa, emin olun ki savaş meydanında sizin istediğiniz gibi olmayacaktır.


Askerin işi tertemiz, düzenli ve kendisinden beklenen gibi olmalıdır. Gevşek ve laubali yürümek anlamsızdır. Bir keresinde orduya mensup üst düzeyde hizbullahi bir subay yanıma geldi ve mukaddesata fazla bağlı olan bu insan karşıma terlikle çıkmıştı. Ona ‘eğer bir daha seni böyle görürsem içeri almam, hadi şimdi git’, demiştim. Daha sonra bir kez daha yanıma geldi. Bu kez ayağında düzgün bir çizmesi vardı.
Bazıları hizbullahi olmayı düzensiz olmakla karıştırıyor, oysa hizbullahi olmak bu değil. Tarih boyunca tüm hizbullah’ın lideri olan Emir’ul Müminin Ali (sa) ‘düzenli olun’, diye buyurur.
Peki düzenli olmak ne demektir? Her yerde düzgün olmayı isteyen anlayıştır. Savaş meydanının da bir düzeni vardır. Askerin de kendine özgü düzeni vardır ve bu düzene uyması gerekir.
(İmam Cafer Sadık (sa) tugayında görevli din adamları ve komutanları ile görüşmede gerçekleşen konuşmadan) khamenei.ir