Velhasıl türban yahut başörtüsü meselesi herkesin dilinde,zaten yıllardır süren bir devlet meselesi adeta ve hep gündemde, hep bir tartışma konusudur.Yıllardır inançlarından taviz vermeden yaşamak isteyenlerle,üniversite gibi özgür eğitim kurumlarından başörtüsünü çıkarmak isteyenler arasındaki büyük bir mücadeledir.
Başörtülüye toplumda, kendi öz yurdunda varoluş hakkı tanımayan kara zihniyet, başlattığı yeni bir yok etme kampanyası ile bedduaları adeta bir mıknatıs gibi üzerine çekmeye devam ediyor. Şimdi de “kamusal alan” tartışmalarıyla gündeme oturdu başörtüsü. Kamusal alanı kendi özel mülkiyeti gibi gören zümre başörtülü bir kadının 'gerici' olmayabileceğini hayal edecek bir dağarcığa sahip değil.
80’li yılların sonunda dönemin iktidar partisi ANAP, 2547 sayılı Yüksek Öğrenim Kanunu'na eklediği 17. madde ile üniversitelerde türbanı serbest bıraktı. Ek 17'de; “Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydıyla üniversitelerde her türlü kılık ve kıyafet serbesttir” deniliyordu.Dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu, mahkeme de 'Laik devlette din kurallarından söz eden yasa olamaz' diyerek maddeyi iptal etti. İptal talebinin kabulü yönünde oy veren dönemin Anayasa Mahkemesi üyesi Ahmet Necdet Sezer’in de imzasını taşıyan karşı oy yazısında, yasa yürürlükte kalırsa üniversitede başörtüsünün serbest olacağı şöyle ifade ediliyor: “Dava konusu kural (ek 17. madde) yükseköğretim kurumlarında kılık kıyafeti tümüyle serbest bırakmaktadır. Bu serbesti dinî inanç gereği giyilebilecek her türlü giysiyi ve bu arada niteliği ve amacı 7.3.1989 tarihli iptal kararı ile saptanan türban ve başörtüsünü de serbest bırakmayı kapsamaktadır ve evvelce iptal edilen hükümden farklı değildir. Her iki hüküm de aynı kapsamda olup aynı amaca yöneliktir... Ek 17. maddenin iptali gerekir. Bu gerekçelerle çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.”
İptal edilirken de, bir hayli uzun ve Türkiye'deki katı laiklik taraftarlarının 'anıtsal' diye nitelediği bir gerekçeli karar yazıldı. Karar, tümüyle Anayasa'nın 2. maddesindeki laiklik ilkesinin nasıl yorumlanması gerektiğini anlatan bir karar. Yani, kararın dayanağı, Anayasa'nın başka bir maddesi değil, bu devletin şeklinin temel unsurlarından biri olan laiklik ilkesi. Sonraları fazilet partisi türbana özgürlüğü savundu ve anayasa mahkemesi laiklik karşıtı bir eylem diyerek partiyi kapattı.
97 sonraları ise rektörler için türban “ben senden daha Atatürkçüyüm” yarışına dönüştü. Üniversite denildiğinde ilk akla gelenin “türban” anlaşılması da ilginçtir. Üniversite yöneticilerinin de türbana koşullanması bir başka tuhaflıktır. Halbuki enerjinin bu gibi konulara harcanması yerine bilim ve eğitime harcanması çok daha yerinde olacaktı. Cumhuriyet'in ilk rektörü İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu 1924’te bir üniversitenin açılış konuşmasında şunları söylüyor: “Darülfünun, öğrencinin kıyafetiyle meşgul olmaz. Yalnız kendi gayesiyle uğraşır. Sarıklı ve sarıksız; fakülteye girme koşullarını taşıyan bütün gençler kurumdan faydalanacaklardır.” Evet,Baltacıoğlu'nun dediği gibi üniversite kendi gayesiyle uğraşmalıdır. Gaye bilim olmalıdır, siyasallaşmak ve üniversiteye girme koşullarını taşıyanların kıyafetiyle uğraşmak olmamalıdır.
Sonuçta bu sorunun kolaylıkla çözümlene bileceğini beklemek pek yerinde olmaz ve kesinlikle İslâmcı bir gelenekten gelen AKP’nin başörtüsünün serbest bırakılması için attığı her adım büyük tepki görecektir, bu açık.
Toplumsal bu durum,yasaklar ve ahval karşısında Müslüman bayanların yapacakları tek şey vakur ve izzetli bir şekilde inançlarından taviz vermemektir.Buyrulduğu üzere zalim kıyamet gününde cezalandırılacak ve o zalime karşı gelmeyen, hakkını savunmayan ,mücadele etmeyen mazlumda cezalandırılacaktır.Mümin hakkını aramadan zulme boyun eğen değil,hak bildiği davada azimle direnendir.
Buna binaen şimdiye kadar başörtülüler başörtülerini bir giyim tarzı olarak görmediler,başörtüsü bir inançtır,insanın dünya görüşünün göstergesidir,başörtüsünü atmak aslında inanılan değerleri çıkarıp atmaktır ve başörtüsüne uzanan eller aslında varlıklarına-inançlarına uzanan ellerdir.Müslüman kadın tüm bu sorumluluklarının bilincindedir. Bundan dolayı da hiçbir zaman için sadece kendi ihtiyaçlarının peşine düşüp, yalnızca kendisini ilgilendiren birkaç sorumluluğu yerine getirip Allah’ın bildirdiği bu yükümlülükleri göz ardı edemez. Hayata dair ideallerini, düşüncelerini sadece bu şekilde sınırlandırmaz.